| STRATEJİK YAKLAŞIM |
İKTİSAT VE TARİHBilimler arasındaki ilişkilerden yola çıkarak bir sonuca ulaşma çabasını “interdisipliner ya da disiplinler arası yaklaşım” olarak tanımlayabiliriz. Bu yazımda sosyal bilimlerin iki ana dalı olan iktisat ve tarih ilimlerinin zaman içersindeki kesişmelerinden yola çıkarak yüzeysel bir tahlilde bulunmak istiyorum. Yazının temel amacı iktisat biliminin sosyal bilimlerin incisi olduğu tezinin tarihi kayıtlarla desteklemektir.
Tarihin her döneminde insanoğlu iktisadi faaliyetlerle iç içe olmuştur. Eski çağlarda ilkel topluluklar halinde yaşayan insanoğlu avcılık ve toplayıcılıkla yaşamını sürdürme çabası içersinde olmuştur. Bu dönem içersinde kısmende olsa bir “iş bölümü ve uzmanlaşma” ortaya çıkmıştır. Bilindiği üzere bu “iş bölümü ve uzmanlaşma” düşüncesi 250 yıllık modern iktisat biliminin kurucusu olan Adam Smith tarafından 1750’li yıllarda teoriye kazandırılan en önemli düşüncedir. Toprağın tarım amacı ile işlenmeye başladığı neolitik dönemle birlikte söz konusu “iş bölümü ve uzmanlaşmanın” daha da artmış olması kuvvetle muhtemeldir.
İktisat biliminin temel amacı insan ihtiyaçları ile kıt(sınırlı) kaynaklar arasında bir denge kurmaktır. Burada insan ihtiyaçlarının sınırsız olduğu varsayılmaktadır. Nitekim her insan doğası gereği sürekli elinde bulunandan daha fazlasını, içinde bulunduğu yaşam koşullarından daha iyisini aramaktadır. Dolayısıyla iktisatta “ihtiyaç” kavramı temel bir önem arzetmektedir. İhtiyacı ise “zorunlu ihtiyaçlar” ve “zorunlu olmayan (kültürel) ihtiyaçlar” olarak iki ana başlığa ayırabiliriz. Zorunlu ihtiyaçları ise üç ana başlık altında ele almak mümkündür: Yiyecek, giyecek ve barınma ihtiyacı. İktisat bilimine göre zorunlu olarak nitelendirilen bu üç ihtiyacı tarihsel açıdan örneklendirerek gerçekliğini sorgulayabiliriz. Tarihi ipek ve baharat yolları bunun en güzel örneğidir.
Özellikle orta çağda Avrupa’da şatolarda yaşayan derebeyleri yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak için zengin çeşide sahip olan Hint baharatlarını baharat yolu üzerinden Avrupa’ya taşımışlardır. O yıllarda Avrupa’da bugün olduğu gibi zengin bir bitki örtüsü yoktu. İşte yiyeceklerine farklı tatlar katmak isteyen Avrupalı derebeyleri böyle bir yola başvurmuşlardı. Diğer taraftan yine zengin derebeyleri ikinci zorunlu ihtiyaç olan giyecek ihtiyacını karşılamak amacıyla kaliteli Çin ipeğini ipek yolu üzerinden ülkelerine taşımışlardır. İpek ve baharat yollarının o dönemlerde ne kadar stratejik bir öneme sahip olduğu, üzerinden geçilen ülkelere büyük ekonomik katkı sağladığı ve savaşlara bile konu olduğu düşünülürse yiyecek ve giyecek ihtiyacının gerçekten iktisat biliminin öngördüğü gibi ne kadar zorunlu olduğu ortaya çıkacaktır. Üçüncü zorunlu ihtiyaç olan barınma ihtiyacı konusunda ise şunu söylemek mümkündür. Yerleşik hayata geçme olgusu tarih boyunca son derece önemli bir yere sahip olmuştur. 07:02 - 14/12/2009 - yorum {yok} - yorum yazKAVRAMLARIN DOĞASI ÜZERİNEBize göre; olguların, olayların ve nesnelerin birey zihnindeki tasarımlarına tekabül eden kavramlar, formel eğitimin kişiye kazandırdığı yetkinliklerde başat role sahiptir. Modern felsefenin kurucularından sayılan ünlü Alman filozof Kant”ın, “İdraksiz kavramlar boş, kavramsız idrakler kördür.” özdeyişi, kavramların düşünce geleneğindeki önemini dikkatlerimize sunmaktadır.
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise kavram; “Bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, mefhum, fehva, konsept, nosyon.” olarak tanımlanmaktadır.
Tam anlamıyla öyle olmasada kavramları bir dilin sahip olduğu sözcükler olarak da nitelendirebiliriz. Başka bir ifadeyle kavramların her biri bir düşünceyi, bir duyguyu ya da bir hayali temsil etmektedirler. 16. yüzyılda yaşayan dünyaca ünlü İngiliz şair ve tiyatro yazarı William Shakespeare’i evrensel bir sanatçı yapan en temel özelliği eserlerinde kullandığı dilin sözcük zenginliğidir. Öyleki Shakespeare İngilizce”nin en az bilinen kavramlarını dahi eserlerinde işlemiştir. Bununla birlikte İngiliz politikacı ve yazar Sir Winston Churchill’e İngiliz toplumunun mu yoksa Shakespeare’in mi yok olmasını tercih edersiniz diye bir soru sorulduğunda Churcill “Hiç şüphesiz İngiliz toplumunun yok olmasını isterim.” demiştir. Nedeni sorulduğunda ise; “Shakespeare’in eserleri İngiliz toplumunu tekrar ortaya çıkartabilir fakat İngiliz toplumunun yeniden bir Shakespeare ortaya çıkarabileceği kesin değildir.” demiştir. Görüldüğü üzere bu anektotta zengin bir kavram haznesiyle işlenmiş milli eserlerin ulusların tarihinde ne denli öneme sahip olduğu göz önüne serilmektedir.
Diğer taraftan kavramları basit bir sınıflandırmaya tabi tutmak mümkündür. Kavramlar, soyut ve somut olarak iki grupta ele alınabilir. Somut kavramlar, gözlem yoluyla öğrenilebildiği için öğretilmesi de kolaydır. Örneğin, renkler, şekiller vb kavramlar somut kavramlardır. Soyut kavramlar ise, gözlem yoluyla öğrenilemezler; ancak tanımlama ve hissetme yoluyla öğrenilebilir. Bu nedenle öğretilmesi güçtür. Korku, sevgi vb. kavramlar soyut kavramlardır.
Kavramları üst kavramlar ve alt kavramlar olarakta sınıflandırmak mümkündür. Üst kavramlara örnek olarak bilim, kültür, sanat, siyaset vs. verebiliriz. Üst kavramların algılanması bu kavramlar etrafında yoğunlaşan konularda birikim sahibi olmayı gerektirmektedir. Alt kavramları ise bilim üst kavramının alt kavramları bazında örneklendirirsek; bilim adamı, araştırma, icat, yayın vs. olarak sıralayabiliriz. Kanaatimizce bu sınıflandırmanın sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi bireyin okuma ve araştırma süreciyle gerçekleşebilir.
Kavramları birde günlük hayattaki yansımalar bazında ele alalım. Örneğin bir işveren herhangi bir personeli işe alırken, seçme imkânı var olursa yüksek tahsilli olanlardan yana tercihini kullanacaktır. Çünkü bu kişilerin sahip olduğu kavram haznesi daha yüksek olduğu için söz konusu kişilere yeni bir işi öğretmek nispeten daha kolay olacaktır. Özellikle son yıllarda bilgi çağının getirdiği yüksek hızdaki değişim iş ortamında sürekli bir yenilenmeyi zorunlu kılmaktadır. Hızla akan süreç yeni yöntemlerin ve farklı uygulamaların öğrenilmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla çalışan personelin yüksek bir anlayış kapasitesine sahip olması bir tercih sebebidir.
Bir yaklaşıma göre insanoğlu sahip olduğu kavram haznesi kadarıyla düşünebilir. Çevresinde gelişen olayları ve olguları içselleştirmiş olduğu kavramlar düzeyinde yorumlayabilir ve bir çözümlemeye ulaşabilir. Eğer birey bir olayı yorumlayabilmek için gerekli kavramlara sahip olmazsa zihinde veya duygularda bir karmaşanın olması kaçınılmazdır. Karmaşanın olduğu bir toplumda ise gerçekliğe ulaşabilmek iğneyle kuyu kazmaktan farksızdır. 06:38 - 26/11/2009 - yorum {yok} - yorum yazBÜYÜK DEPRESYON: MODERN MAKRO İKTİSADIN DOĞUŞU
1929 yılında Amerika’da başlayan ve tüm dünyayı etkisi altına alan “büyük depresyon” başka bir deyişle “büyük buhran” dünya ekonomisinde tam anlamıyla çöküşün gerçekleştiği bir dönemi ifade etmektedir. Bu tarihe kadar iktisat teorilerinin ve ekonomi uygulamalarının temeli olan klasik iktisadi yaklaşım artık bir anlamda geçerliliğini yitirmiştir. İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes (1883-1946) bu dönemde kendisinden önce gelen iktisatçılara klasikler adını vermiş ve özellikle bunalımdan çıkışı içeren modern makro ekonominin temellerini oluşturan teorilerini ortaya atmıştır. Bu nedenle iktisatçılar Keynes’i modern makro iktisadın kurucusu saymaktadırlar.
Ekonomide her zaman bir tam istihdam dengesinin oluşacağını söyleyen klasikler, dolayısıyla ekonomide uzun dönemli bir işşizliğin (eksik istihdamın) olmayacağını savunuyorlardı. Onlara göre esnek fiyat ve ücret mekanizması ekonomiyi her halukarda tam istihdam dengesine yöneltecekti. Örneğin klasiklere göre ekonomide bir işşizliğin olması durumunda işşizler arası rekabet nedeniyle ücretler düşecek, ücretlerin azalması girdi maliyetlerinde bir azalma meydana getirecek ve firmaların artan üretimiyle beraber istihdam artacak yani işşizlik azalarak iradi işşizlik düzeyine inecekti. Benzer şekilde fiyatı yüksek olan bir malın arz kanununa göre arzı artacak ardından bolluk nedeniyle fiyatı düşecektir. Bu iki mekanizma ekonomiyi her zaman uzun dönemde eksik istihdam ya da aşırı istihdam dengesinden tam istihdam dengesine yöneltecekti.
Fakat 1929 yılındaki büyük depresyon ekonomide uzun süreli bir işşizliğin olabileceğini göstermişti. Nitekim Keynes’e göre ücretler ve fiyatlar sendikaların toplu iş sözleşmeleri ve ücret sözleşmeleri nedeniyle aşağıya doğru rijit (katı), yani başka bir deyişle yapışkandı. Bu nedenle ekonomi kendiliğinden dengeye gelemezdi ve devlet bu noktada özellikle maliye politikası ile ekonomiye müdehale etmeliydi. Bu müdehale daha ziyade kamu harcamalarını arttırıcı nitelikte ya da vergi oranlarını düşürmek suretiyle toplam talep yetersizliği içersinde olan ekonomiyi canlandırılmasını içeriyordu.
Keynes ekonominin klasiklerin iddia ettiği gibi her zaman tam istihdamda dengede olmayacağını, tam istihdamın özel bir durum olabileceğini savunmuştur. Ona göre ekonomi eksik istihdamda, tam istihdamda ve hatta aşırı istihdamda dengeye gelebilirdi. Bu nedenle Keynes teorisini genel teori, klasiklerinkini ise özel teori olarak adlandırmıştır.
Keynes, 1936 yılında yayınlanan ve kısaca “Genel Teori” olarak bilinen “İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi” adlı eserinde krizden çıkışın yollarını açıklarken bir taraftanda 1970 stagflasyon krizine kadar hüküm sürecek olan modern makro iktisadi teorilerini ortaya koymuştur. Keynes’in bu yaklaşımı iktisatçılar tarafından bir devrim olarak nitelendirilmiştir. Klasikler makro temelde ekonominin esnek ücret ve fiyat mekanizması ile her zaman kendiliğinden dengeye geleceği yaklaşımına sahip oldukları için iktisat bilimi içersinde makro iktisada fazla önem vermemişlerdir. Fakat keynes ekonominin makro büyüklüklerine devlet müdehalesinin gerektiğini ortaya koyarak klasiklerde yer bulmayan modern makro iktisadın temellerini atmıştır. 22:56 - 16/11/2009 - yorum {yok} - yorum yazSOSYAL İLİŞKİLER VE ÇATIŞMAİnsanın sosyal bir canlı olarak kabul edildiği günümüzde, kişiler arası ilişkiler kaçınılmazdır. Fakat insan davranışlarını anlamanın imkânsızlığından dolayı, toplumdaki bireyler arası ilişkilerin hangi zeminlere dayandığını ve ne yönde ilerlediğini kesin olarak belirlemiyoruz. Bununla birlikte, biz yine de önce teorik yaklaşımlara daha sonrada güncel hayata ilişkin gözlemlerimize başvurarak, insan ilişkilerini belirli bir tasnif içersinde ele almaya ve bu doğrultuda sistemli yaklaşımlar öne sürmeye çalışacağız. Ayrıca, her ne kadar konu bilimsel açıdan Sosyoloji ve Psikoloji’nin araştırma sahasına girse de, deneme niteliğinde olan görüşlerimizi kendi bakış açımıza göre ortaya koymaya çalıştığımızı şimdiden belirtmek isterim. Öncelikle, sosyal ilişkilerin önemli bir alt dalı sayabileceğimiz ekonomik ilişkiler açısından konuya yaklaşmak istiyorum. Bilindiği üzere standart iktisat teorisi ekonomik karar birimleri arasında tam rekabet varsayımı üzerine kurulmuştur. Bu yaklaşıma göre tüketiciler refahını, üreticiler de karını maksimize etme doğrultusunda bir rekabet içersindedirler. Rekabeti ya da kulağa daha hoş gelen biçimiyle yarışmayı ise ekonomik alandaki çatışma olarak nitelendirebiliriz. Görüldüğü üzere, yaklaşık iki yüz elli yıllık bir tarihi olan ve ekonomik davranışları inceleyen iktisat bilimi, bir çatışma tezi üzerine kurulmuştur. Diğer taraftan 2005 yılı Nobel ekonomi ödülü; ABD’li Schelling ve İsrail’li Aumann’a, ekonomik işbirliği ve çatışma konularında oyun kuramına yapmış oldukları katkılar nedeniyle verilmiştir. Kısacası, klasik ve onun bir uzantısı olan modern iktisat literatüründe çatışma konusu daima önemli bir yere sahip olmuştur. Diğer taraftan bilimsel sosyalizmin kurucusu olan Karl Marks, düşünceleriyle klasik iktisada yapılan eleştirel akımların öncüsü olmuştur. 18. yüzyılın ortalarında icat edilen buhar makinesiyle başlayan sanayi devrimi; 19. yüzyılın sonlarına doğru ağır şartlar altında çalışmak zorunda kalan bir işçi sınıfını ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde yaşamış olan Marks, sınıflar arası toplumsal çatışma tezini meşrulaştırmak için 10 senelik çalışmanın ürünü olan Kapital adlı eserini yazmıştır. O’na göre; nasıl ki tarihsel süreç içersinde köleler efendilerine, serfler feodal beylere karşı çıkıp yeni bir düzen kurdularsa, hızla artan işçi sınıfı da bir devrimle kapitalistlerin egemenliğine son verecekti. Çatışmacı bir zihniyeti savunan Marks’ın öngörülerinin gerçekleşmemesine rağmen, iktisat literatüründeki büyük düşünürlerden biri olduğu azımsanamaz. İktisadi alandaki teorik yaklaşımlardan sonra konuyu günümüz Türkiye’si açısından ve sosyal ilişkiler bağlamında ele almak istiyorum. Sosyal ilişkilerde çatışma açısından toplumumuzdaki bireyleri dört gruba ayırmanın doğru olacağı kanaatindeyim. Elbetteki bu sınıflandırmanın gerekliliği ve doğruluğu tartışmaya açıktır. Fakat biz yine de toplumsal ilişkilerin tanımlanma çabası ve daha iyi bir toplumsal yapı amacı uğruna bu zorlukları göze alacağız. Bu konuda aklın ışığında yapılan ve derinlikli eleştirilerin bizi heyecanlandıracağını; vicdanın ışığında yapılan duyu ötesi eleştirilerin ise bizi yeniden var edeceğini şimdiden belirtmek isterim. Tanımlamaya çalıştığımız dört grup içersinden ilk gruptakileri; akrabalık bağı olanlarla, dostlarıyla ve iş arkadaşlarıyla bir çatışma içersinde olanlar oluşturmaktadır. Bu kişiler genellikle günlük yaşam içersinde söylemlerini ve eylemlerini zikredilen bu kesimlerin söylem ya da davranışlarına bir tepki olarak belirlemektedirler. Bunları, iletişim yapıları ve düşünebilme yeteneği gelişememiş ilkel topluluklardaki insanlara benzetebiliriz. İkinci gruptakiler ise; daha ziyade baskın bir siyasi perspektif ya da kurumsal bilince sahip olan, genellikle aynı kültür birliği içersinde olan ve birinci gruptakilere göre kendisine daha uzakta yaşayan insanlarla bir çatışma içersinde olanlardır. Siyasi rekabet, alt kimliklere bağlı rekabet, fanatik futbol kulübü taraftarlığı ve aynı ülkeye hizmet eden firmalar arası rekabet içersinde olanlar bu gruptan sayılabilir. Bu kişilere yöneltebilecek en önemli eleştiri, sanıyorum evrensel değerlerdeki zayıflık ve kimlik bilincindeki eksikliktir. Üçüncü gruptakiler ise; entelektüel birikimlerinin yardımıyla, insani değerleri daha fazla önemseyen ve evrensel bir vizyon doğrultusunda ulusal kimlik bilincinin önemini idrak etmiş insanlardır. Bu kişiler, ekonomi alanında kişisel ya da kurum çıkarlarını gözetmekle birlikte, davranışlarında daha ziyade ülke/toplum çıkarlarını ön planda tutmaktadırlar. Siyaset alanında ise; yine ülke/toplum çıkarlarını ön planda tutan, insan hakları bilinci oldukça gelişmiş insanlardır. Bana göre bu gruba dâhil olanların sayısı, bir toplumun gelişmişlik düzeyini belirleyen en önemli unsurlardandır. Ülkemizde bu gruba dâhil insan az sayıdadır. Dördüncü gruptakileri ise; kendisiyle mücadele edenler olarak tanımlayabiliriz. Yalnız kalıp, düşünmekten ya da hayal kurmaktan baş ağrısı hiç bitmeyen bu insanların talihi, onları sonun başlangıcı bile yapabilir. Yalnız kalıp diyorum çünkü dehanın anası yalnızlıktır. Nihayetinde bilim adamlarını ve sanatçıları bu guruba dâhil edebiliriz. Her grup içersinde verilen az sayıdaki örneği, farklı alanlar, farklı eylemler veya düşünceler nazarında çoğaltmak mümkündür. Yüzeysel bir görüş ortaya koyduğumuz için, örnekleri arttırmak ve sağlam düşünce temellerine dayandırmak adına daha fazla çaba sarf etmedik. Belki de sinerjiye bağlılığımızdan bu cümleleri kurabildik. Ya da mücadelemizde, dünya nimetleri adına, bir kez daha yenildik! Bu denemede bir denge modeli içersinde bir sınıflandırmada bulunmaya çalıştım. İnsanı, doğayı ve toplumu tanıma ve açıklama çabası içersinde olan bilim adamlarımızın ulaşılması ne denli zor bir aşk mertebesi peşinde olduklarını anlatmaya çalıştım. Fakat asla unutmayınız. Yolunuza gönüller serilecek ve ölümsüz eserleriniz karşısında bir gün değil, her gün ölünecek. 22:27 - 12/11/2009 - yorum {yok} - yorum yazBİLİM VE İDEOLOJİ ÜZERİNE BİR DENEME
04:20 - 7/11/2009 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Hakkımda Bu blogla Türk dış ve iç politikalarına yön veren stratejik ve tarihsel meseleler hakkında bilgilen(me)dirme amaçlanmaktadır. Ana Sayfa Profilim Arşiv Kategoriler Son Yazılar - İKTİSAT VE TARİH - KAVRAMLARIN DOĞASI ÜZERİNE - BÜYÜK DEPRESYON: MODERN MAKRO İKTİSADIN DOĞUŞU - SOSYAL İLİŞKİLER VE ÇATIŞMA - BİLİM VE İDEOLOJİ ÜZERİNE BİR DENEME Arkadaşlarım • Blogcu Yardım • Hüseyin Gürler |